YILDIZ TECHNICAL UNIVERSITY FACULTY OF ARCHITECTURE E-JOURNAL

E-ISSN 1309-6915
Volume: 19 Issue: 2
Year: 2024

Current Issue Published Issues Most Accessed Articles Ahead of Print
Index and Coverage
Avery Index
DOAJ
EBSCO
Erih Plus
ESCI – Clarivate
GALE Cengage
Genamics
ProQuest
TR Dizin
TUBITAK Ulakbim
Ulrichs Web
IdealOnline
Megaron: 18 (2)
Volume: 18  Issue: 2 - 2023
Hide Abstracts | << Back
1.Megaron 2023-2 Full Issue

Pages I - V

ARTICLE
2.Theoretical and practical issues regarding relocation of monuments – The case of Arslanagić Bridge in Trebinje
Maja Toshikj, Ákos Zsembery
doi: 10.14744/megaron.2023.34427  Pages 127 - 141
Yerdeğiştirme yaklaşımı, sadece teorik altyapı ve kullanılan yöntemler nedeniyle değil, zorunlu bir müdahale olması nedeniyle de her zaman sorgulanabilir. Anıt korumanın birincil görevi yerinde koruma olduğundan dolayı koruma uzmanları tarafından uygun görülmediği için, yer değiştirmenin ne anlama geldiğinin daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Ne zaman izin verilmelidir? Nasıl yapılmalıdır? Hangi anıtların nasıl korunmaya uygun olduğunu belirleyen kriterler neler olmalıdır?
Bu makale, Arslanagić Köprüsü'nün yer değiştitilmesi sırasında, malzeme ve yapısal özgünlük unsurlarını, tarihsel bağlamla olan bağlantıyı ve mevcut karakterler ve terminolojiyi incelemektedir. Ek olarak, yer değiştirmenin daha geniş bir teorik anlayışına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
Taşınma sırasında anıtta iki tür hasar meydana gelmektedir; biri anıtın çıktığı ortamdan koparılarak tarihsel devamlılığının bozulması, diğeri ise yer değiştirme yöntemidir. Köprü söz konusu olduğunda, fiziksel bir görünümün korunması, malzeme özgünlüğünden daha önemli hale gelir. Yeniden inşa sırasında, iç kohezyon şiddetli bir şekilde bozuldu ve betonun girmesiyle dolgunun yapısal seviyedeki bütünlüğü zarar gördü. Yeni yerinde; yeni bir unsur, yeni bir çevresel bağlamda yeni bir tarihsel katman olarak eklemleniyor.
The treatment of relocation is always questionable not only because of the theoretical background and methods used but also because it is a force majeure intervention. Considered inappropriate by heritage professionals since the primary task of monument conservation is in situ prevention, there is a need for a better understanding of what relocation means, when it is allowed, how it should be done, and the criteria to determine how and which monuments qualify to be preserved. This paper reviews the aspects of material and structural authenticity when relocating Arslanagić Bridge, the connection with the historical context, and existing charters and terminology. In addition, it aims to contribute to a broader theoretical understanding of relocation. Two types of damage are inflicted on the monument during the relocation; one is that the monument is extracted from the environment in which it originated, and the historical continuity is broken, and the other is from the method of relocation. In the case of the bridge, maintaining a physical appearance becomes more important than material authenticity. During reassembly, the internal cohesiveness was violently disturbed, damaging the integrity of the infill at the structural level by introducing concrete. At the new location, it is articulating as a new element, a new historical layer in a new environmental context.

3.Examining the effect of learning environment on student behaviour through comparison of face-to-face and online design studio
Ceren Doğan Dervişoğlu, Ebru Yılmaz
doi: 10.14744/megaron.2023.70120  Pages 142 - 157
Covid-19 salgını eğitim alanını etkilemiş, uzaktan eğitime geçiş süreci öğrenme ortamı değişikliklerine ve pedagojik dönüşümlere yol açmıştır. Bu süreçte, mimarlık eğitiminin temeli olan tasarım stüdyoları da çevrimiçi platformlarda sürdürülmüştür. Bu çalışmanın amacı, Covid-19 pandemisi nedeniyle mimari tasarım stüdyosunda gerçekleşen ani ortam değişikliğinin öğrenci davranışına etkisini araştırmaktır. Öğrencilerin yüz yüze tasarım stüdyosu ve çevrimiçi tasarım stüdyosu deneyimlerine dayalı olarak bütünsel bakış açılarını ve davranışlarını inceleyen bu araştırma, yüz yüze stüdyo ve çevrimiçi stüdyonun potansiyellerini ve zorluklarını ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bu çalışmada, anket yöntemi kullanılarak öğrencilerin yüz yüze stüdyo ve online stüdyo ile ilgili davranış değişiklikleri ölçülmüştür ve anket sonuçları, ders strüktürü ve kuramsal çerçeveden yararlanılarak bu iki öğrenme ortamı belirlenen altı tema (akran öğrenmesi, sosyal aracılı öğrenme, öz yeterlilik, öz düzenleme, motivasyon ve eğitmenle iletişim) üzerinden yorumlanmıştır. Bulgular, öğrenme ortamındaki değişikliğin öğrenci davranışını etkilediğini ve yüz yüze tasarım stüdyoları ve çevrimiçi tasarım stüdyolarının birbirinden farklı potansiyelleri ve sınırları olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca yüz yüze stüdyo ve online stüdyonun ders yapısı, öğrenmede kullanılan araç ve yöntemler, iletişim ve işbirliği şekli öğrenme ortamının yapısına bağlı olarak değişmektedir. Bu çalışma, yüz yüze tasarım stüdyosunun, stüdyonun sosyal yapısının geliştirildiği, akran öğrenmesinin desteklendiği, eğitmenle iletişimde dijital araçların yanı sıra maket ve el çizimi gibi yöntemlerin de kullanıldığı bir öğrenme ortamı olduğunu ortaya koymaktadır. Çevrimiçi stüdyonun en önemli potansiyellerinin ise esnek bir öğrenme ortamı sunması, zaman ve yer kısıtlaması olmaması, kültürler arası ve kurumlar arası işbirliğine izin vermesi ve kendi kendine çalışmayı desteklemesi olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak araştırma, pandemi döneminde kazanılan çevrimiçi stüdyo deneyimlerinin, geleneksel yüz yüze stüdyoya çevrimiçi özellikler ekleyerek harmanlanmış öğrenme ortamları oluşturma fırsatı sunabileceğini göstermektedir.
Covid-19 pandemic has affected the field of education, and transition to the distance learning has led to changes in the learning environment and pedagogical transformations. In this process, design studios, which are the basis of architectural education, were also maintained on online platforms. The aim of this study is to investigate the effect of the rapid learning environment change in the architectural design studio due to the Covid-19 pandemic on student behaviour. Examining students’ holistic perspectives and behaviours based on their experience in face-to-face design studios and online design studios, this research attempts to reveal the potential and challenges of face-to-face and online studios. In this study, students’ behavioural changes regarding face-to-face studio and online studio were measured using the survey method, and these two learning environments were interpreted over six themes (peer learning, socially mediated learning, self-efficacy, self-regulation, motivation, and communication with the instructor) by using the survey results, the course structure and the theoretical framework. The findings reveal that change in the learning environment affects student behaviour and that face-to-face design studios and online design studios have different potentials and limitations. In addition, the course structure of the face-to-face studio and online studio, the tools and methods used in learning, the way of communication and collaboration vary depending on the structure of the learning environment. This study reveals that the face-to-face design studio is a learning environment where the social structure of the studio is developed, peer learning is supported, and methods such as physical model and hand-sketching are used as well as digital tools during communication with the instructor. It shows that the most important potentials of the online studio are that it offers a flexible learning environment, does not have time and place restrictions, allows for cross-cultural and inter-institutional collaboration, and supports self-study. As a result, the research shows that online studio experiences gained during the pandemic period can offer the opportunity to create blended learning environments by adding online features to the traditional face-to-face studio.

4.Re-thinking group work in basic design education: A quantitative analysis of adapting exquisite corpse and decision tree approaches
Gülsün Pelin Sarıoğlu Erdoğdu, Ece Altınbaşak Haklıdır
doi: 10.14744/megaron.2023.40222  Pages 158 - 171
Tasarım eğitiminde ve özellikle birinci sınıf tasarım stüdyolarında sanatsaldan analitiğe; soyuttan somuta uzanan farklı yaklaşımlar kullanılmıştır. Bu çalışma, sanat odaklı yaklaşımlardan biri olan 'Exquisite Corpse (EC)' adlı yaklaşımın, mimari eğitimin ilk yılındaki tasarım stüdyosunda kullanımını inceler. Bu çalışmada EC yaklaşımına ek olarak, öğrenciler arasında diyalog gerektiren ve eğitim ortamına daha fazla sistem kazandırarak problem çözme yeteneklerini geliştirmeye yardımcı olan karar ağacı (DT) yaklaşımı da kullanılmıştır. Tasarım araştırmalarında farklı metodoloji arayışları çerçevesinde, bu çalışmada tasarım sürecini analiz etmek için nicel yöntemler kullanılmıştır. Bu makalenin temel amacı, temel tasarım eğitiminde EC ve DT kullanımını değerlendirmek ve temel tasarım öğretim metodolojisinin geliştirilmesi için ampirik çıkarımlar sağlamaktır. Öğrencilerin “exquisite corpse” yaklaşımını kullanmaları ile notları arasındaki ilişkiyi incelemek için tanımlayıcı istatistikler ve Pearson'ın ki-kare bağımsızlık testi kullanılmıştır. Bu çalışma, tasarım araştırmasının bilimsel analizi için farklı yöntemlere duyulan ihtiyacı da vurgulamayı amaçlamaktadır.
In design education, especially in the first-year design studio, different approaches ranging from artistic to analytical and abstract to concrete have been used. This paper attempts to study one of those approaches namely “Exquisite Corpse (EC)”, which is an art-stemmed approach, employed in the architecture’s first-year design studio. In addition, decision-tree (DT) approach was used, which like EC, requires dialogue among students and helps foster problem-solving abilities by giving more structure to the educational medium as well. This paper uses quantitative methods to analyse the design process in the search for distinct methodologies in design research. The main purpose of this article is hence to evaluate the use of EC and DT in basic design education and to provide empirical implications for the development of the basic design teaching methodology. Descriptive statistics and a Pearson’s chi-square test of independence were performed to examine the relationship between students’ use of the exquisite corpse approach and their grades. The paper highlights the need for distinct methods for the scientific analysis of design research. The analysis used in this paper provides scholarly information to other design educators in higher education. The initial aim is to incorporate EC and DT in the final project were to help novice designers in guiding their design processes better. The research model of this study can help exemplify analytic research for design-related disciplines for future research studies.

5.Optimization of the room acoustics parameters values depending on auditory sensitivity distinctions
Hazal Şentürk, Neşe Akdağ
doi: 10.14744/megaron.2023.23080  Pages 172 - 183
Yaşlı bireyler çeşitli nedenlerle işitme güçlüğü yaşayabilmektedir. Bunlardan en yaygın olanı presbiakuzi olarak adlandırılan yaşa bağlı işitme kaybıdır. İşitsel hassasiyette yaşanan bu değişimler nedeniyle belirli frekanslardaki sesleri duymak ve konuşmayı anlamak zorlaşmaktadır. Özellikle ses sistemi olmayan konferans salonlarında, genç kulağın işitsel duyarlılığına göre yapılan akustik tasarım nedeniyle yaşlı dinleyiciler işitme güçlüğü çekebilir. Çalışmanın amacı konferans salonlarında tüm dinleyiciler için uygun olabilecek akustik konfor koşullarını sağlamaktır. Bu kapsamda işitsel duyarlılık ayrımlarının konuşmanın anlaşılabilirliği üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak amacıyla üç farklı yaş grubu için yeni optimum yansışım süreleri belirlenmiştir. Daha sonra üç adet konferans salonu (1000,3000 ve 5000 m3) modellenmiş ve simülasyon programı ile farklı alıcı noktaları için incelemeler yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar objektif hacim akustiği parametreleri (konuşmanın anlaşılabilirliği, ses düzeyi) için çeşitli standartlarda (ISO, DIN, JIS vb.) normal işiten genç ve işitme güçlüğü yaşayan yaşlı dinleyiciler için belirlenen referans değerler üzerinden değerlendirilmiştir. Araştırmanın dinleme testi ve anket çalışmasıyla desteklenmesi için 3000 m3 boyutundaki hacim örnek olarak seçilmiştir. Salonun yaklaşık olarak ortasında yer alan bir alıcı noktası için dinleme testi çalışmalarının tamamlanmasının ardından veriler bir istatistik programında analiz edilmiştir. Bu değerlendirmeler ışığında öznel ve nesnel verilerin birbiriyle örtüştüğü ve çalışmada kullanılan yöntemle belirlenen yeni yansışım sürelerinin hacimlere uygulanmasıyla anlaşılabilirlik değerlerinde iyileştirme sağlanabileceği görülmektedir. Araştırmanın konferans salonlarında akustik konforun geliştirilmesine önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.
Elderly individuals may experience hearing difficulties for various reasons. The most common of these is age-related hearing loss called presbycusis. Due to these changes in auditory sensitivity, it is difficult to hear and understand speech at certain frequencies. Due to the acoustic design based on the auditory sensitivity of the younger ear, elderly listeners may have hearing difficulties, especially in conference rooms without a sound system. The objective of this research is to provide acoustic comfort conditions in conference halls that can be suitable for all listeners. In this context, new optimum reverberation times were determined for three different age groups to eliminate the negative effects of auditory sensitivity distinctions on speech intelligibility. The obtained results were compared to the reference values determined for the objective room acoustics parameters in various standards (ISO, DIN, JIS, etc.) for young and elderly listeners. A 3000 m3 (volume) conference hall was chosen as an example to support the research with a listening test and a survey. Following the completion of the listening test studies for a receiver point located approximately in the center of the hall, the data were analyzed in a statistical program. Based on these evaluations, it seems evident that the subjective and objective data overlap and that the intelligibility values can be improved by applying the new reverberation times determined by the study’s method to the halls. It is thought that the research will make significant contributions to the improvement of acoustic comfort in conference rooms.

6.Participatory Urban planning – introducing and testing a 2D/3D visualization and AHP framework
Sinan Levend, Thomas B Fischer
doi: 10.14744/megaron.2023.97947  Pages 184 - 201
Kent planlamasına katılım, hesap verebilirliği, şeffaflığı ve kararların meşruiyetini artırmayı amaçlar. Bu bağlamda, plan kararı üretim sürecinde, kararlardan etkilenmesi muhtemel paydaşların ihtiyaçlarının ve önceliklerinin belirlenmesi esastır. Ancak, planlama sürecinde katılımcı bir yaklaşımın benimsenmemesi veya uygulanan katılım metotlarının, insanların ihtiyaç ve önceliklerini ifade etmelerinde yetersiz kalması, halkın katılım sürecine olan güvenini sarsmakta ve katılım isteğini azaltmaktadır. Çalışma, katılımcı planlama yaklaşımının ne anlama geldiğini tartışarak, katılımcı kent planlama kuramına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca, katılımcı kent planlamasında kullanılmak üzere 2B/3B görselleştirmeye ve AHP'ye (Analitik Hiyerarşi Süreci) dayalı, sistematik, hedef odaklı ve müzakereye dayalı bir karar destek süreci önerilmiştir. Söz konusu süreç, planlamanın siyasi boyutunu göz ardı etmeden alınan kararların meşruiyetini artırmayı amaçlamaktadır. Katılım süreci Liverpool'da (İngiltere) bir yenileme projesinin karar üretim sürecinde test edilmiştir. Testler, karar destek sürecinde teknik konuların halkın anlayabileceği düzeyde ele alınabildiğini göstermektedir. Bulgular, süreç içerisinde katılımcıların önceliklerini sistematik bir şekilde ifade edebildiklerini ve farklı fikirler üzerinde müzakere edebildiklerini ortaya koymaktadır. Öneri karar destek süreci, fiziksel toplantı olanağının kısıtlı olduğu durumlarda, çevrimiçi toplantılar ve anketlerle paydaşların önceliklerinin plan kararlarına aktarılmasını destekleyebilir.
Participation in urban planning is important to increase accountability, transparency, and legitimacy of decisions. In this context, it is essential to establish the needs and priorities of stakeholders potentially affected by decisions. However, poor participation practices undermine the public’s trust in decision-making processes and reduce the public’s willingness to participate. The study aims to contribute to urban planning theory by discussing what participatory planning means. Furthermore, a systematic, objective-led, and negotiation-based decision support framework is proposed, based on a 2D/3D visualization and analytic hierarchy process for use in participatory urban planning. The framework aims to increase the legitimacy of decisions taken without ignoring the political dimension of planning. It was tested in a regeneration case study in Liverpool (UK). Testing shows that the framework enables technical issues to be addressed in a way that the public can understand. In the process, a systematic evaluation of participants’ priorities is possible and negotiated participation is supported. The framework could support transferring stakeholders’ priorities into plan decisions with online meetings and surveys, for example, when the possibility of physical meetings is restricted.

7.Autonomous vehicles impacts on quality of urban life: A review
İrem Merve Ulu, Hilmi Evren Erdin
doi: 10.14744/megaron.2023.80217  Pages 202 - 217
Gelişen teknoloji ve değişen yaşam biçimleri kentlilerin kentsel yaşam kalitesinden (KYK) beklentisini de değiştirmektedir. Ancak günümüzde otomobil odaklı ulaşım sistemi özellikle kalabalık şehirlerde trafik sıkışıklığı, bireysel araç sahipliğinin fazla olması, otopark yetersizliği, kaza sayısı, trafikte zaman kaybı, hava ve gürültü kirliliği gibi sebeplerle KYK’nin düşmesine neden olmaktadır. Ulaşım KYK’yi doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen göstergelerden biridir. Teknolojiye duyarlı olan ulaşım kentsel mekanı da doğrudan etkileyebilip, kentteki hareketliliği ve erişilebilirliği etkileyebilir. Bu bağlamda sürücüsüz taşıtlar (ST) gibi yeni ulaşım teknolojileri kentsel mekanda, insan davranışında ve KYK’de önemli değişimlere yol açabilir. Bu taşıtlar piyasaya sürüldükten sonra yaşamımızı ulaşım, çevre, kentleşme, sosyal, ekonomik ve yasal olarak birçok yönden etkileyebilir. Bu durum ST’leri toplumsal tartışmanın bir parçası haline getirmektedir.
Yaşanabilir kentlerin inşasında geleceğin kestirimi ve uygun politikaların belirlenmesi oldukça önemlidir. Literatürde ST’lerin ulaşım, çevre, ekonomik, hukuk alanlarında nasıl etkileyeceğini inceleyen birçok çalışma olmasına rağmen ST’lerin KYK’yi nasıl etkileyeceği üzerine çok kısıtlı çalışmalar bulunmaktadır. ST’ler ile KYK ilişkisinin literatür incelemesine dayanan bu çalışmada ST’lerin KYK’yi nasıl etkileyeceğinin kestirilmesi hedeflenmektedir. Elde edilen bulgulara göre ST’lerin araç paylaşımı/ yolculuk paylaşımı yapıldığında, elektrikle çalıştırıldığında ve toplu taşıma ile entegre edildiğinde KYK’yi olumlu etkileyeceği gözlenmiştir. Ancak ST’ler tıkanıklık ve kirlilik yaşanan komplex kent merkezlerine, banliyöleşmeye, daha fazla altyapı yatırımı gereksinimine ve siber tehlikelere yol açabilir. Çalışma bulgularına göre bu taşıtların KYK üzerindeki etkileri uygulanan politikalara, araçların sosyal kabul edilirliğine, altyapının hazırlığına ve pazar payına bağlı olarak değişmektedir. Doğru politikalar, bilgi birikimi ve uygun altyapı ile sürücüsüz karayolu taşıtları bugünkü kentlerin KYK’yi azaltan sebepleri iyileştirmek için bir fırsat olabilir.
Developing technology and changing lifestyles also change the expectations of the citizens from the quality of urban life (QOUL). However, today, the automobile-oriented transportation system causes a decrease in the QOUL, especially in crowded cities, due to some reasons such as traffic congestion, high individual vehicle ownership, lack of parking lots, number of accidents, loss of time in traffic, and air and noise pollution. Transportation is one of the indicators that directly and indirectly affect the QOUL. Transportation, which is sensitive to technology, can also directly affect urban space and affect mobility and accessibility in the city. In this context, new technologies such as autonomous vehicles (AV) can lead to significant changes in urban space, human behavior, and QOUL. Once these vehicles are launched, they can affect our lives in many ways: transportation, environment, urbanization, social, economic, and legal. This makes AVs a part of the social debate. Although there are many studies in the literature examining how AVs will affect the fields of transportation, environment, economy, and law, there are very limited studies on how AVs will affect the QOUL. Based on a literature review of the relationship between AVs and QOUL, this study aims to predict how AVs will affect QOUL. According to the findings, it has been observed that AVs will positively affect the QOUL life when they are operated with car sharing/ride-sharing, using electricity, and when they are integrated with public transportation. However, AVs can lead to congested and polluted complex urban centers, suburbanization, extrainfrastructure investment, and cyber threats. According to the study findings, the effects of these vehicles on the QOUL vary depending on the policies applied, the social acceptability of the vehicles, the preparation of the infrastructure, and the market share. With the right policies, know-how, and appropriate infrastructure, AVs can be an opportunity to improve the causes that reduce the QOUL in today’s cities.

8.The effectiveness of status conflict in the conservation of Sultanahmet urban archaeological site
Elif Örnek
doi: 10.14744/megaron.2023.28025  Pages 218 - 230
Tarihi, kültürel ve doğal çevrenin korunması, gelecek kuşaklara aktarılması insanlığın ortak sorumluluklarından biri olarak kabul edilmektedir. Böylesi bir sorumluluğun öncelikli sonucu ise; kültür ve doğa varlıklarının korunmasında bireysel çaba ve girişimlerin yerini mirasın ortak sahipliliğine, giderek ulusal ve uluslararası boyutları olan, içinde ortak bir dil ile kavramları barındıran sistem ve politikalara bırakmak olarak ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda izlenen politikalar, her ülkenin koruma politikalarındaki gelişmişlik düzeyini belirleyen önemli faktörlerden biri durumundadır. Öte yandan kültürel ve doğal varlıklar ile tarihi çevreler, belirli bir dönemin kentsel ve mimari düzenini, yapım tekniklerini ve sosyal yaşamını açıklayan bir belge olarak değerlendirilmekte böylelikle bir anlamda da öğretici bir görev üstlenmektedirler. Bu nedenle günümüzde daha çok “kültürel miras olarak adlandırılan yer altındaki, yer üstündeki ya da su altındaki değerlerin korunması yasalar, uluslararası anlaşmalar, sözleşmeler, tüzükler yol göstericiliğinde yerel ve evrensel kültürün bir bileşeni, bir uygarlık belgesi olarak korunmaları amaçlanmaktadır.
Tüm bu çabalara karşın, bilimsel, nesnel ve evrensel olmayan davranış ve politikalar; kültürel mirası sosyal, ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşama katabilecek bütünleşik anlayışları sergileyemeyedikleri için tahribata neden olmakta ve bağlamında kent kimliği ile kent kültürünün sürdürülmesinde kesintiler ve tanımsız dönemler yaratmaktadır.
Makalenin, araştırmanın alanı ülkemiz koruma politikalarında değişimin tüm yansımalarının izlendiği İstanbul Tarihi Yarımada’da bulunan Kentsel Arkeolojik Sit Alanı’dır. Zaman içinde alana yüklenen farklı koruma statüleri ve bu statülerin mekânsal yansımaları irdelenmiştir. Sonuç olarak tüm yasalara, uluslararası anlaşmalara, statü katmanlarına rağmen kentsel arkeolojik sit alanı özelinde neden korumada istenilen başarıya ulaşamadığımız tartışmaya açılmıştır.
Protecting and transferring the historical, cultural, and natural environment to future generations are recognised as one of the primary responsibilities of humanity. The immediate result of such a responsibility is to replace individual efforts and initiatives with joint ownership of the heritage and gradually with systems and policies with national and international dimensions and common language and concepts. The policies countries pursue in this direction are one of the critical factors determining the level of development in conservation policies. On the other hand, cultural and natural assets and historical environments are considered as a record that sheds light on the urban and architectural design, construction techniques, and social life of a certain period, and thus, in a sense, they undertake an instructive task. Therefore, today it is aimed to protect the underground, aboveground or underwater values, called “cultural heritage”, as a component of local and universal culture and a record of civilisation with the help of the laws, international agreements, conventions, and regulations. However, behaviours and policies that are no based on scientific data and are not objective and universal cause destruction because they fail to exhibit a comprehensive approach that can integrate cultural heritage into social, economic, social, and cultural life. They also create interruptions and result in indefinite periods in the maintenance of urban identity and urban culture. The research area of this article is in the Historical Peninsula of Istanbul, where all the changes in the conservation policies of Turkey can be observed. This study examined the different conservation statuses attributed to the area over time and the spatial outcomes of these statuses. As a result, this study aims to discuss, despite all the laws, international agreements, and conflicts of status, and why we have not achieved the desired success in the conservation of urban archaeological conservation sites.

9.One place two stories: The reproduction of the “authentic” in Beyoğlu
Büşra Yalçın
doi: 10.14744/megaron.2023.23355  Pages 231 - 245
İlk kez miras koruma çalışmalarında ortaya atılan otantiklik kavramı zaman içinde toplum bilim çalışmalarına dâhil olmuştur. Bu-gün ise kavram, kentsel alan faaliyetleri kapsamında yeni bir üretim ve tüketim sürecine sokulmaktadır. Otantik olan, bazen derin duygu yüklü ifadelerle korunması gereken bellek olarak tanımlanırken bazen de tüketim manzarası için savunmasız bir deneyim dayatmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu çift yönlü döngü içinde yerin sahip olduğu var olan otantiklik ortaya çıkarılamamakta, yeni bir algısal otantiklik üretimi başlatılmaktadır. Bahsedilen otantiklik ikiliğini temele oturtan bu çalışma, Beyoğlu’nun mekânsal hafı-zasını ele almış, algılanan ve var olan otantiklik düzeyini ortaya koymayı amaçlamıştır. Tarihsel analiz yoluyla sürdürülen bu çalış-ma, kaybedilme endişesi duyulan izlerin belirginleştirilmesi noktasına da katkı sunmayı hedeflemiştir. Çalışmanın yöntem adımı, probleme ilişkin verilerin toplanması ve verilerin çözümlenmesi şeklinde iki aşamalı olarak yürütülmüştür. Veri toplama basamağında, kartopu örneklem yöntemiyle genişletilen doküman inceleme tekniği kullanılmıştır. Verilerin çözümlenme basamağında ise tümdengelim içerik analizi referans alınmıştır. Bu noktada, kategori matrisleri çıkarılmış, bağlamlar ve kodlar ortaya koyulmuştur. Kategori matris düzlemi, Bennett’in (2018) ekran, yazınsal metin, kültür sanat ve proje üretimleri başlıkları aracılığıyla; bağlam düzlemi, Somers’in (1994) kamusal, ontolojik ve meta anlatı başlıkları aracılığıyla; kod düzlemi ise teoride anlatımı yapılan ve çalış-manın problemini ortaya koyan kavramlar aracılığıyla yazar tarafından oluşturulmuştur. Sonuç olarak, Beyoğlu için geçmişe doğru dönüşü sembolize eden algısal otantiklik söylemlerinin aynı zamanda yeni bir yer belleği kültürü kurguladığı ve tüketim potansiyeli çevresinde şekillendiği önemli bir bulgu olmuştur. Bu durum hafıza ve kaybedilme endişesi duyulan gerçeklik arayışında hassas bir öykünmenin olduğunu ortaya koymaktadır.
Authenticity, real or not, existing or not, constitutes an important element of strength for the urban environment. The perceived authentic identity of the place is transformed into economies of experience associated with consumer culture. Sometimes this can be in the form of transforming and protecting a historical building or neighborhood, sometimes supporting the development of cafes and shops, branding cultural identity, and sometimes presenting the place with new media channels. This problem plane, which constitutes the beginning of the study, aims to reveal the impact assessment process of an environment that is stuck between the existing place authenticity and the elements that are newly attributed to the place and that shape the authenticity in perceptions.
Authenticity was first revealed in heritage conservation studies and was included in social science studies over time. Today, the concept is introduced into a new production and consumption process within the scope of urban area activities. While the authentic is sometimes defined as the memory that needs to be preserved with deeply emotional expressions, it is sometimes associated with a vulnerable imposition for consumption. In this cycle, the existing authenticity of the place cannot be revealed, and a new perceptual authenticity production is started. This study dealt with the spatial memory of Beyoğlu and aimed to reveal the perceived and existing level of authenticity.
The method step of the study was carried out in two stages as collecting data related to the problem and analyzing the data. Data were collected by snowball sampling method and document analysis technique. In the analysis step of the data, deductive content analysis was taken as reference. Category matrices were extracted, contexts and codes were revealed. The category matrix step, through Bennett's (2018) titles of screen, literary text, culture-art and project productions; context step, through Somers' (1994) public, ontological and meta narrative titles; the code step was created by the author through the concepts explained in theory and revealing the problem of the study. Codes; Goffman's (1959) onstage/backstage self discourse, MacCannell's (1976) false pattern discourse, Trancik's (1986) lost space discourse, Auge's (1995) non-places discourse, Boym's (2001) ) nostalgia discourse has been deepened by making use of Zukin's (2010) narratives such as cultural identity branding discourse. While the process carried out through document analysis and snowball sampling enables accurate determination of what, why, why, how and where to search and a reliable evaluation, categorizing the sources and coding their contents will reveal the changes and duality seen in the "existing and perceived authenticity" perspective.
While losing the monumentality of Beyoğlu's memory spaces that go beyond being a residence, the opera and dances introduced by the west, its stories, patisseries and people, an image object is produced over the nonexistent. The universal elite growth rhetoric, based on the economic power of the capital and the state, and the cultural power of the media and consumer tastes, has also surrounded Beyoğlu. This situation is expressed by Guy Debord as contemporary capitalist modes of production produce a huge spectacle for societies.
It has been an important finding for Beyoğlu that the perceptual authenticity discourses, which symbolize the return to the past, also construct a new place memory culture and are shaped around the consumption potential. In summary, this study is important for an exploration to be made in a cultural space saturated with the spirit of self and place, to see where the cognitive dimension takes the subject in narratives and to embody what the space has lost in the social dimension with visual images. It can be said that the right solution can be found if the root experiences about Beyoğlu can be revealed.
Encountering the types of signs and narratives that will reveal these two meanings in Beyoğlu is also an expression of the fact that the work is in the right qualitative production process. Based on the analyzes of the discourses and visual data collected throughout the study, the question of whether it is possible to prevent the falseness produced by this shift and updated experience environment of Beyoğlu becomes very important. The study raises awareness by raising this question and provides this through a method trial.

10.Risk factors affecting blockchain-based smart contract use in architecture, engineering, and construction industry
Hande Aladağ, İlkim Güven
doi: 10.14744/megaron.2023.24471  Pages 246 - 262
Mimarlık, mühendislik ve inşaat sektöründe sıklıkla tercih edilen geleneksel inşaat sözleşmelerin yönetimi, sözleşme belgelerinin karmaşıklığı ve sözleşme belgelerinin fazla sayıda oluşu gibi birçok faktörden etkilenmektedir. Web 3.0 teknolojisinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan blok zinciri kavramı ile geliştirilen akıllı sözleşmeler ise geleneksel sözleşmelerden kaynaklanan birçok sorun için uygun çözümler sağlamakta ve mimarlık, mühendislik ve inşaat endüstrisinde geleneksel sözleşmelere alternatif bir yöntem olarak değerlendirilmektedir. Kripto para birimlerinin kullanılması, blok zinciri tabanlı akıllı sözleşmelere geçilmesi ve bu sözleşmelerin kullanılması yapım endüstrisi için birçok yönden avantajlı olacaktır. Ancak blok zinciri tabanlı akıllı sözleşmelerin bu avantajlarının yanında sahip olduğu risk faktörlerinin varlığı da inkâr edilemez. Bu bilgiler ışığında bu çalışma, kapsamlı bir literatür taraması yoluyla yapım endüstrisinde blok zinciri tabanlı akıllı sözleşme kullanımını etkileyen risk faktörlerini belirlemeyi ve analitik hiyerarşi süreci kullanılarak bu risk faktörlerini önceliklendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma bulgularına göre öne çıkan riskler sırasıyla; uygulama riskleri, yasal riskler ve sözleşme riskleridir. Çalışmanın akademik literatüre katkısı, blok zinciri tabanlı akıllı sözleşmelerin yapım endüstrisine entegrasyonu sırasında oluşabilecek risklerin belirlenmesi ile bu entegrasyon sürecinde oluşabilecek sorunların teşhis edilmesidir. İnşaat yönetimi alanındaki profesyoneller de projeleri boyunca bu riskler üzerinde çalışarak çalışmanın bulgularından büyük ölçüde faydalanabilirler.
Management of traditional construction contracts that is frequently preferred in the architecture, engineering, and construction (AEC) industries are affected by many factors due to the complexity and large number of contract documents. With the introduction of Web 3.0 technology, blockchain is considered as a suitable solution for solving many problems arising from traditional contracts and can be considered as an alternative method to traditional contracts in the AEC industry. Using cryptocurrencies, switching to blockchain-based contracts, and using smart contracts will be advantageous for AEC industry in many ways. However, in addition to these advantages, the existence of risk factors cannot be denied. With this background, this study aims to identify risk factors affecting blockchain-based smart contract use in AEC industry through a comprehensive literature review and to prioritize the identified risk factors using Analytic Hierarchy Process, respectively. The prominent risks were found to include implementation risks, followed by legal risks and contractual risks. The contributions of the study to the academic literature are the identification of the risks that may occur during the integration of blockchain-based contracts into the AEC industry and the diagnosis of any problems that may occur during the integration process. Professionals in the field of construction management can also benefit greatly from the findings of this study by analyzing those risks throughout their projects.

11.Comparison of variations in EPC/turnkey oil and gas projects depending on tender methods
Rüveyda Kömürlü, Akın Er
doi: 10.14744/megaron.2023.45077  Pages 263 - 273
İş değişiklikleri projelerin kaçınılmaz bir gerçeğidir. Bu sebeple proje sahipleri projenin hazırlık döneminde muhtemel iş değişikliklerini öngörmeye ve bu kaynaklı riskleri en aza indirebilmek için hem proje stratejilerini hem de sözleşme hükümlerini en uygun şeklide belirlemeye çalışırlar. Bu yaklaşımla büyük veya orta ölçekli rafineri projelerinde genellikle Mühendislik, Satınalma ve Yapım (EPC) fazlarının tümünü kapsayan anahtar teslimi götürü sözleşmeler tercih edilmektedir. Kavramsal tasarım bitirilip temel mühendislik tasarım paketi hazırlandıktan sonra, proje sahipleri doğrudan EPC/Anahtar Teslimi sözleşme yapmayı tercih edebilirler (i), veya önce bir ön mühendislik tasarım (FEED) çalışması yaptırıp sonrasında EPC/Anahtar Teslimi sözleşmeyi tercih edebilirler (ii), ya da dönüştürülebilir bir sözleşme kurup, açık hesap maliyet tahmini (OBCE) sürecinden sonra sözleşmeyi EPC/Anahtar Teslimine dönüştürebilirler (iii). Bu çalışmada, iş değişikliği kavramının genel bir değerlendirmesinin ardından, EPC/Anahtar Teslimi rafineri projelerinde yaygın olarak izlenen ihale yöntemleri gözden geçirilmiştir. İhale yönteminin iş değişikliği talepleri üzerindeki etkilerini analiz etmek için, tek aşamalı ihale (doğrudan EPC) ve iki aşamalı ihale (OBCE+EPC) olmak üzere farklı yöntemlerle ihale edilen dört EPC Anahtar Teslimi Götürü (LSTK) proje karşılaştırılmıştır. Son olarak iş değişikliklerinin sıklığı ve içerikleri ihale yöntemlerine göre incelenmiştir. Birincil bulgular iki aşamalı ihale durumunda karşılaşılan iş değişikliklerinin oranının tek aşamalı duruma göre nispeten daha az olduğuna işaret etmektedir.
Variations are inevitable in construction projects. Therefore, owners try to predict potential variations in the project preparation phase and try to adopt the most appropriate project strategies and contract provisions that can help to mitigate variation-related risks. In general, turnkey lump sum contracts are preferred when undertaking large or medium-sized oil and gas projects. These contracts cover the Engineering, Procurement, and Construction (EPC) phases of the project. Once the conceptualisation is completed and the basic engineering design package has been prepared, owners may prefer to award the EPC/Turnkey contract directly (i), or have a front-end engineering design (FEED) study done first, and award the EPC/Turnkey contract afterward (ii), or set up a convertible contract and convert it to EPC/Turnkey after an open book cost estimate (OBCE) process (iii). In this study, after a general overview of the variation concept, the common tendering methods used in EPC/Turnkey oil and gas projects are reviewed. In order to analyse the effects of the tender methods on potential variations, four EPC Lump Sum Turnkey (LSTK) projects which were awarded using different tendering methods, namely single-stage tender (direct EPC) and two-stage tender (OBCE+EPC), are compared. Finally, the frequency and content of the variations are studied according to their tendering methods. The primary findings reveal that the variation ratio experienced in the two-stage tender case is comparatively less than the variation ratio in single-stage tender cases.



© 2024 Yıldız Teknik Üniversitesİ Mimarlık Fakültesİ



LookUs & Online Makale