YILDIZ TECHNICAL UNIVERSITY FACULTY OF ARCHITECTURE E-JOURNAL

E-ISSN 1309-6915
Volume: 14 Issue: 3
Year: 2019

Current Issue Published Issues Most Accessed Articles Ahead of Print











 
Search





Megaron: 10 (2)
Volume: 10  Issue: 2 - 2015
Hide Abstracts | << Back
ARTICLE
1.Ecological Architectural Design Education Practices Via Case Studies
Derya Güleç Özer, Bülent Onur Turan
doi: 10.5505/megaron.2015.20592  Pages 113 - 129
Bu makale, mimari tasarım eğitimi alanında MIAK (Türk Mimarlık Akreditasyon Kurulu) ve NAAB’ta (Mimarlık Akreditasyon Kurulu) yer alan ‘sürdürülebilirlik’ kriterini, anlama ve yapabilme üzerinden iki farklı uygulama ile değerlendirmeyi öngörmektedir. Bu kriterin temel amacı, öğrenci projelerinde yapı ve doğal kaynakları optimize etmeleri, koruma ve yeniden kullanımı; kullanıcılar için sağlıklı çevreler oluşturabilmeleri; bina inşaa aşamasında karbon emisyonunu azaltacak önlemler almaları; biyoklimatik tasarıma ve enerji verimliliğine önem vermeleridir. Mimarlık 1. sınıf öğrencileri Uygulama No: 1 çalışmasını oluşturmaktadırlar. Temel tasarım stüdyosunda, test ve kontrol grupları adı verilen iki farklı grup üzerinde, bilinci arttırmayı hedef alan karşılaştırmalı bir çalışma ortaya konulmuştur. Dönem sonunda her iki grup da bir anket üzerinden değerlendirilmiştir. Mimarlık 3. sınıf öğrencileri ise Uygulama No: 2 çalışmasının alt yapısını oluşturmuştur. Ekolojik tasarım kriterleri ışığında, sürdürülebilir kriterleri anlama ve yapabilme kavramı üzerine deneysel bir çalışma yapılmıştır. Amaç, bina enerji performans uygulamalarını, tasarım stüdyosuna, bir tasarım kararı destek aracı olarak entegre etmektir. Uygulama No: 1 de olduğu gibi yine iki grup üzerinde çalışılmış; kontrol grubu öğrencileri konvansiyonel süreci takip ederken, test grubu, Ecotect v5.0 programı ile birlikte projelerini bilgisayar destekli enerji simulasyon aracı ile geliştirmişlerdir. Sonuçta, enerji-ekoloji tabanlı bilgi birikimini tasarım stüdyosu eğitimine entegre etmek isteyen multidisipliner bir stüdyo eğitiminde, konvansiyonel metodların yeterli olmadığı ortaya konulmuştur.
This paper presents two case studies conducted in Architectural Design education in order to meet understanding and ability criteria in MIAK (Turkish Architectural Accrediting Board) and NAAB (National Architectural Accrediting Board) for ‘sustainability’. The main purpose of this clause is to reinforce students’ ability to design projects that optimize, conserve or reuse natural and built resources; their ability to provide healthy environments for occupants/users, and reduce the environmental impacts of building construction and operations on future generations through such means as carbon-neutral design, bioclimatic design, and energy efficiency. First-year undergraduate architecture students provided the setting for Case Study 1. A comparative study was implemented in a basic design studio between two distinct groups (a test group and a control group) mandated specifically with awareness raising. At semester’s end, both groups’ projects were reviewed and evaluated via questionnaire. Third-year undergraduate architecture students provided the setting for Case Study 2. An experimental study was carried out within the context of green design education, with the purpose of reinforcing understanding and ability of sustainability issues. The overall aim was to integrate building energy performance assessment into the design studio as a design decision support tool. As in Case Study 1, there were two groups. Students in the control group followed the conventional design process, while those in the test group tested the environmental performance of their proposals with computational models and energy simulations carried out with Ecotect v5.20. The conclusion reached was that a conventional design process is inadequate for a multidisciplinary knowledge-based studio aiming to integrate the theoretical basis of the energy-ecology field with architectural studio practice.

2.Fictions of the Modern Architectural Narrative: An Epistemological Construct of Oppositions and Discontinuities
Selim Ökem
doi: 10.5505/megaron.2015.30932  Pages 130 - 138
Bu metin kapsamında sunulan araştırma, modern mimarlık bilgisinin yapısına dair şemanın nasıl şekillendiğini ve ‘karşıtlık’ ve ‘süreksizlik’ kavramları üzerinden modern mimarlık söyleminin bilgi kuramsal bir okumasının nasıl yapılabileceğini sorgulamaktadır. Metin ve görsel materyalin bağlamsal çözümlemesi, geç modern mimarlık bilgisinin temelinin karşıtlıklar üzerine nasıl şekillendiği konusunda gözlemlenebilir verinin toplanması yönünde kullanılmıştır. Araştırmada kullanılan yöntem, metinlerin ve görsel içeriğin sınıflandırılarak, modern mimarlık söylemindeki temel karşıtlıkların belirlenmesinde yoruma dayalı bir çözümlemenin yapılmasını içermektedir. Bahsi edilen bu bağlamsal araştırma yöntemi bir geri beslemeden yoksun olduğundan, söz konusu karşıtlıkların bilgi kuramsal değerinin belirlenmesi amacıyla, lisans ve lisansüstü düzeydeki mimarlık öğrencilerinden oluşan bir örneklem gurubuna kapalı uçlu bir anket yöneltilmiştir. Araştırmanın bulguları (metinde süreksizliklerin bir türevi olarak ortaya çıktığı vurgulanan) karşıtlıkların, modern mimarlık bilgisinin öğrenilebilirliği, okunabilirliği ve ifade edilebilirliği konusundaki yeri hakkında bilgi sağlamıştır.
The research presented here questions the possibility of drawing an outline of the structure of modern architectural knowledge, and how the concepts of ‘discontinuity’ and ‘opposition’ could be utilized in attaining an epistemological reading of such an outline. A contextual analysis of texts and visual material provides compatible data on how oppositions could form the basis of a late modern architectural episteme. The method of the research includes classification of these texts and visual content and an interpretive study of the classified visual material to determine the major oppositions in modern architectural discourse. Along with this nonreactive contextual research method, a close-ended survey was conducted among a sample of architectural students to evaluate the epistemological value of these oppositions. Findings of this research showed that, in part, the oppositions (being a derivative of the notion of discontinuity) were what made modern architectural knowledge impartible (teachable), legible (readable) and permeable (absorbable, expressible).

3.An Evaluation of the Role of Environmental, Social and Economic Factors in Architects’ Choice of Building Materials
Melek Melodi Evci, Ayşen Ciravoğlu
doi: 10.5505/megaron.2015.02886  Pages 139 - 148
Çevre, geçen yıllar içinde insanoğlunun doğa ile ilişkisine bağlı olarak sürekli bir değişim içindedir. Son yıllarda özellikle sanayi ve teknolojinin gelişmesi ile bu değişimin tüm canlılara sağladığı yararlar azalmaya başlamıştır. Sürdürülebilirlik bilinci olmayan inşaat sektörü, doğal kaynakların kontrolsüz bir şekilde tükenmesine yol açmaktadır. Bu olumsuz tablonun kaçınılmaz bir sonucu olarak doğal dengenin bozulması, hayatımızı tehdit etmekte olan küresel ısınmayı tetiklemektedir. Son yıllarda bu olumsuz gidişe bir son verebilmek adına, binaların ve yapı ürünlerinin çevresel performanslarını değerlendirmek için dünya çapında birçok bina ve yapı ürünü değerlendirme yöntemi kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemlerin yapı ürünü konusunu ele alışları farklılık göstermesine rağmen ortak bir noktada buluşmaktadırlar. Hepsi ağırlıklı olarak yapı ürünlerinin çevresel etkileri üzerine değinmektedirler. Çevresel etkiler kadar önemli bir yere sahip olan toplumsal, ekonomik ve kültürel konular üzerindeki çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Bu makalede değerlendirme yöntemlerinin bu konulardaki eksiklikleri incelenerek, mimarların yapı ürünü seçimi konusundaki hassasiyetleri değerlendirilecektir. Bu kapsamda, ülkemizdeki mimarların tasarım ve uygulama aşamalarında yapı ürünü seçiminde önemsedikleri ölçütler ve konuya yaklaşımları bir anket çalışması ile irdelenecektir.
The environment is in an ever-changing state as a result of humankind’s ongoing relationship with nature. Recent developments in industry and technology are resulting in a diminishment of the benefits of environmental change for all forms of life, and the lack of awareness in the construction sector of the necessity for sustainable approaches is leading to an ever more rapid depletion of natural resources. A combination of these factors has now led to damage of the natural balance and triggered the global warming that is threatening our world. One response to this in recent years has been the development of numerous building and material assessment models that aim to evaluate the environmental impact of buildings and materials. While each model evaluates building materials using different methods, all share one characteristic, in that they mainly deal only with the environmental effect of building materials. Hence, while research into the economic, social and cultural factors involved in building material choices is of equal importance, study numbers are very limited in this area. This article aimed to make a survey the deficiencies of current models, and evaluate architects’ sensitivity in choosing materials. In this context, a survey study was conducted to compare and evaluate the criteria architects use when selecting materials.

4.The Effect of Digital Marketing Communication Tools in the Creation Brand Awareness By Housing Companies
Füsun Çizmeci, Tuğçe Ercan
doi: 10.5505/megaron.2015.73745  Pages 149 - 161
Marka farkındalığı yaratmak, pazarlama iletişiminin ilk ve en önemli adımıdır. Marka farkındalığı yaratmak amacıyla farklı pazarlama iletişimi araçları kullanılmaktadır. Bunların en yenisi “dijital pazarlama iletişimi araçları”dır. Dijital pazarlama iletişimi araçları, marka farkındalığı yaratma sürecinde tüketicilerin pasif izleyiciler değil, aktif katılımcılar olarak pazarlama sürecine dâhil olabilmesini, üreticilerle tüketicilerin karşılıklı etkileşim içerisinde bulanabilmesini sağladığı için geleneksel pazarlama iletişimi araçlarından ayrışmakta ve giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Konut piyasasında da marka farkındalığı yaratmak amacı ile dijital pazarlama iletişimi araçlarının kullanımının yaygınlaşmaya başladığı, konut firmalarının piyasada rekabet avantajı elde etmek için dijital pazarlama iletişimi araçlarının sistematik ve stratejik kullanımına önem verdikleri, ancak bu konuda yapılmış bilimsel çalışmaların henüz yok denecek kadar az olduğu görülmektedir. Bu bağlamda bu çalışma, konut firmalarının dijital pazarlama iletişimi araçlarını kullanma eğilimlerini araştırmayı ve marka farkındalığı yaratmada dijital pazarlama iletişimi araçlarının etki seviyelerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırma yöntemi olarak “Delphi Analiz Tekniği” seçilmiş, büyük ölçekli konut firmalarında çalışan uzmanlar ile görüşmeler yapılmış, araştırma sonucunda konut firmalarının dijital pazarlama iletişimi araçlarını kullanma eğilimlerine yönelik kuramsal bir çerçeve çizilmiştir. Konut firmalarının uzlaşı içerisinde olduğu araştırma bulgularından bir tanesi, marka farkındalığı yaratmada ödenmiş dijital içerik yaratan pazarlama iletişimi araçlarının (kurumsal web siteleri, arama motorları ve e-mail iletişimi, vb.) etki seviyesinin proaktif içerik yaratan pazarlama iletişimi araçlarından (sosyal medya, vb.) daha yüksek olduğudur. Bir diğer önemli bulgu ise, Facebook ve Twitter gibi proaktif içerik yaratan dijital pazarlama iletişimi araçlarının gelecekte önem kazanacağıdır.
Creating brand awareness is the first and most important stage of marketing communication. Many types of marketing communication tools have been used to do this in business processes. Digital marketing tools are actually a deconstruction of traditional marketing tools and have become more important by providing interactivity to both consumers and producers in the marketing process. These tools incorporate consumers into the marketing process as an active, rather than passive, player. For housing companies, systematic and strategic use of digital marketing tools is an important resource in gaining competitive advantage, yet there is limited research on this topic in the literature. In this context, this study made use of the Delphi Method to investigate the impact of digital marketing tools on brand awareness generation among housing companies. Normative inferences were made through interviews with panel participants working in large-scale housing companies, and a theoretical framework was drawn up for usage trends among digital marketing tools. The Delphi results indicated that, in housing companies, marketing tools that create “paid digital content” (corporate web site, search engine pages, e-mail communication, etc.) currently have a greater impact than those which create “proactive content” (social media, etc.). However, another significant finding on which there was consensus among the panel participants is that in the creation of brand awareness, digital marketing tools such as Facebook or Twitter which create the latter content will become more important in the future.

5.An Approach to Determine the Attributes of Shadow Under Artificial Lighting
Şensin Aydın Yağmur, Leyla Dokuzer Öztürk
doi: 10.5505/MEGARON.2015.76376  Pages 162 - 178
Aydınlatma tasarımı ölçütlerinden biri, mimari mekanlarda ortaya çıkan gölgelerin özellikleridir. Gölgenin, sertlik-yumuşaklık ve açıklık-koyuluk olmak üzere iki ayrı özelliği vardır. Bir hacimde lamba ışığı ile yapılan aydınlatmada ortaya çıkan gölgelerin belirlenmesi ve değerlendirilmesine yönelik, Yıldız Teknik Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü’nce desteklenen “Lamba Işığı ile Aydınlatmada Gölge Niteliğinin Belirlenmesi ve Tasarım Kriteri Olarak Değerlendirilmesi İçin Bir Yaklaşım“ başlıklı ve 2011-03-01-DOP01 numaralı bir araştırma projesi yürütülmüştür. Bu amaçla, gölge niteliğinin iki boyutu ayrı ayrı ele alınmıştır. Bu çalışmada, gölgenin sertlik-yumuşaklık özelliğinin tanımlanması ve derecelendirilmesi ile ilgili açıklamalar ve ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir.
The attributes of shadows produced in architectural spaces is one criterion of lighting design. A shadow has two different attributes; harshness-softness and lightness-darkness. The project entitled “An approach for definition and evaluation of shadow characteristics as a design criterion occured under artificial lighting (2011-03-01-DOP01)” was implemented at Yıldız Technical University to develop an approach for determining and quantifying the characteristics of shadow. For this purpose, the two attributes of cast shadows were treated separately. This study presents the procedures and results of the project regarding the definition and grading of the harshness-softness attribute of shadows.

6.Ekphrasis in Architectural Representation: on Danteum and the Museum of Innocence
Melisa Pelin Somer, Arzu Erdem
doi: 10.5505/megaron.2015.25338  Pages 179 - 194
Mimarlık söyleminin içinde bulunduğu güncel durum bir yandan disiplinler arası, sanatlar arası olma haline dikkatleri çekmekte bir diğer yandan da bir temsil krizine işaret etmektedir. Mimari temsilin ve mimarlık üretiminin, anlamını henüz oluşturamamışken yitirmeye başlayan bir görsel imaj fırtınası haline geldiği görülmektedir. Mimarlık, doğası gereği pek çok farklı sanat ve bilim dalından beslenen bir bilgi alanına sahiptir. Bu durum yeni açılımlara da elverişli bir ortam sağlamaktadır. Sanatlar arası yapılan okumalar veyahut da bir diğer sanat dalına ait düşünme ve temsil araçlarının ait oldukları mecra dışında, yeni ve farklı bağlamlarda kullanılması, tam da bu temsil krizi olarak adlandırılan durumdan çıkmaya dair arayışlar olarak belirmektedir. Ekfrasis kavramı, özellikle geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, önce ait olduğu edebiyat mecrasında ardından fotoğraf, sinema gibi farklı sanat dallarında gündeme gelmiş, bu alanlarda çalışan araştırmacılar ve sanatçılar tarafından irdelenmeye başlanmıştır. Basitçe görsel bir temsilin sözlü yeniden temsili olarak ifade edilebilecek olan kavram, bir anlam genişlemesine uğramış, farklı temsil alanları arasında anlam geçirgenliğini, aktarımını sağlayan bir araç olarak ele alınmıştır. Bu denemeler ile kavramın görsel temsilden sözel temsile yönelen anlamı kırılmış, sözel anlatımların görsel yeniden canlandırılması da ekfrasis olarak tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalardan yapılacak çıkarımlardan hareket ile mimarlık ve edebiyat ilişkisinde, özellikle mimari temsilde ekfrasis tartışılabilir bir araç olarak belirmektedir. Ekfrasisi anlam geçirgenliğini sağlayan, kurgulayan bir mecra olarak ele almak ve bu şekilde yazının mekân yaratma potansiyelini mimari temsile dönüştürmek, mimari temsile yönelik daha önce çok fazla irdelenmemiş bir bakış açısı sağlayacaktır. Çalışma, mimari temsilde ekfrasisi ‘Danteum’ ve ‘Masumiyet Müzesi’ üzerinden tartışacaktır.
A look at contemporary studies on architectural discourse reveals their focus on two topics: inter-disciplinary aspects of architecture and the crisis of representation. It is a characteristic of architectural design to use knowledge from other science and disciplines and this creates fertile ground for new expansions. Inter-art studies, with their new experiments in which they borrow creative and representational tools from other disciplines, may be seen as a way to overcome this crisis. The concept of ekphrasis—a genre of ancient rhetoric—became an area of interest in the second half of the last century, and has been studied by academicians and artists ever since; first in its own field of literature, and then in the area of other representational arts such as photography, cinema, etc. The basic definition of the concept, ‘a verbal representation of a visual representation’, has expanded in meaning and ekphrasis has become an inter-medium which provides the transposition of meaning between different areas of representation. As studies were done on this concept, the direction of ekphrasis also came up for discussion, which in turn became a discussion on reverse-ekphrasis ‘a visual representation of a verbal representation’. The outcome of all these debates points to ekphrasis as a potential tool between architecture and literature. By considering it as a medium which achieves the transposition of meaning, and thereby displays the spatial potentials of literature, it will provide a new perspective for architectural representation. The thesis of the article will be supported by two case studies to be discussed in the article: Danteum and Masumiyet Müzesi (The Museum of Innocence).

7.An Evaluation of Room Acoustics in Rooms Used for Turkish Melodic Music
Aslı Özçevik, Zerhan Yüksel Can
doi: 10.5505/megaron.2015.02986  Pages 195 - 204
20. yy.’dan itibaren gelişen hacim akustiği disiplini müzik icra edilen salonlarla ilgili beğenilerin yani öznel değerlerin, ölçülebilir yani nesnel değerlerle örtüştürülmesine yönelik çalışmalarda önemli aşamalar kaydetmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalar sonucunda, birbirinden temel ayrımlar gösteren Barok, Klasik, Romantik Müzik, Opera Müziği gibi müzik türlerinin icra edildiği mekânların mimari özelliklerini dikkate alan ve uluslararası kabul gören öznel ve nesnel parametreler ile bunların optimum değerleri belirlenmiştir. Bu bilgi birikimi ve veriler kullanılarak, yeni tasarlanacak hacimlerin akustik kalitesini yönlendirecek mimari tasarım kriterleri de ortaya konmuştur. Yapısı ve icra edildiği mekanlar itibariyle Batı Müziği’nden çok farklı olan Türk Makam Müziği icra mekanları için uygun öznel ve nesnel akustik parametreler dolayısıyla da bunların optimum değerlerinin belirlenmesine yönelik çalışmalar çok sınırlıdır. Bu bağlamda “Hacim Akustiği Parametrelerinin Türk Makam Müziği İcra Edilen Kapalı Mekanlar Açısından İncelenmesi ve Değerlendirilmesi” başlıklı disiplinler arası bir araştırma projesi yapılmıştır. Projede İstanbul’da yer alan, bugüne kadar Türk Makam Müziği icra edilen mekânlar tespit edilmiş, bu mekanlarda icra edilen müzik türü makamı, usulü, kullanılan çalgıları, icracı sayısı v.b. özellikleri ile ele alınmıştır. Seçilen mekanlar mimari ve akustik açıdan incelenmiş ve elde edilen veriler deneyimli müzisyenlerle birlikte değerlendirilmiştir. Değerlendirilmeler ışığında, Türk Makam Müziği icra edilen mekanlar için akustik parametreler ve bunların optimum değerleri önerilmiştir. Bu makalenin amacı, ilgili araştırma projesinin metodolojisi üzerinden yapılan çalışmaları özet olarak aktarmak ve elde edilen bulguları sunmaktır.
Developing since the early 1920s, the discipline of room acoustics has made important strides in correlating subjective and objective, or measurable, values for music rooms. By means of much research done throughout this period, internationally accepted objective and subjective parameters and optimum values for these have been determined for rooms in which distinct forms of music, such as Baroque, Classical, Romantic and Operatic are produced. This information, in combination with experience gained in existing halls of music, has allowed for the establishment of a set of design principles for architectural acoustics. On the other hand, little, if any, research has been done that would lead to the creation of such parameters for Turkish Melodic Music, a form of music entirely different from Western Music in terms of both structure and the rooms in which it is produced. The purpose of the interdisciplinary research project entitled “An evaluation of the parameters for room acoustics in rooms used for Turkish melodic music” was twofold: to research the effectiveness of existing room acoustics parameters for this music, and to propose specific values for a set of objective parameters to be used in the architectural design of such rooms. The project firstly researched and determined the rooms used for Turkish melodic music in Istanbul, the type of music produced in them, and the rhythms, instruments, player numbers etc. involved. The architectural and acoustic characteristics of the rooms were studied and the results evaluated with experienced musicians. Finally, a proposal was made for parameters for acoustics and their optimum values for the rooms. This article aimed to briefly explain the studies implemented based on the methodology of the research and to present the findings.

8.The Process of Transformation in Loft Housing Typology: An Analysis of the Loft Concept in Turkey: The Levent Loft Project
Ali Devrim Işıkkaya
doi: 10.5505/megaron.2015.42714  Pages 205 - 223
Özellikle ikinci büyük endüstri devrimi ile birlikte, hammadde kaynakları, ucuz iş gücü, sosyal ve ekonomik hayat koşulları, mal transfer biçimleri ile birlikte, Avrupa ve ABD gibi gelişmiş coğrafya büyük kentlerinde kent içi konumlanmış liman, endüstri işletmeleri ve depolar kentin periferilerine ötelenmişler, söz konusu büyük yer değiştirmeler sonunda, bir tür endüstri mirası olarak kabul edilebilecek, işlevsiz kalmış tüm liman ve ağır sanayi bina ya da binaları, 20. yüzyılın son çeyreği itibariyle yeniden değerlendirilmek üzere ele alınmaktadır. Serbest planlı, yüksek tavanlı, büyük pencereleri ve çıplak strüktürlü söz konu endüstriyel kimlikli mekanlar, çalışma ve barınma amaçlı, kayıt dışı olarak öncelikle sanatçılar ve evsizler tarafından, ilk olarak New York kenti, Manhattan Soho bölgesinde düşük bütçeli kişisel girişimler ile dönüştürülmüş ve kullanılmıştır. Marjinal bir konut kültürünün ürünü birinci jenerasyon loft konut olarak adlandırılabilecek bu örnekler, yüzyıl bitiminde yerlerini, bir tür kültürel, kentsel, mimari fenomen olarak nitelendirilen, mimarlar tarafından beyaz yakalı, yüksek profilli kent soylular için tasarlanmış ikinci jenerasyon loft konutlara terk etmişlerdir. Bu bağlamda, ikinci jenerasyon loft konut konseptine dahil edilebilecek, Maslak Büyükdere Caddesi yanında yer alan Levent Loft Projesi, İstanbul’da ve Türkiye’de ilk loft deneyimi olması, loft yaşam kültürü, tarihi gelişimi, tipolojik biçimlenişi, kentli barınma ritüelleri ve konut ve konut sahibinin profil biçimlenmesi açısından irdelenecek son derece önemli, tekil bir örnektir.
In the developed world, one outcome of the second industrial revolution and its transformations in the use of natural resources, cheap labour, social and economic standards of living, and modes of commodity transfer, was the relocation of larger heavy industries to the periphery of cities. What remained in many of these cities as a result of this forced movement was what we might call industrial heritage, large sites made up of vast buildings, warehouses, offices and harbour docks which had outlived their original function. By the last quarter of the 20th century, these structures were being taken in hand and redeveloped for new use as housing. Originating as they did in industry, the majority of these buildings had several structural features in common: open floor plans, high ceilings, large windows and strictly functional interiors and exteriors. The first examples of such places being taken over for residential purposes was in the Soho district of Manhattan in New York. Often informally initiated by artists or as alternative solutions to the problem of homelessness, the transformation here began with low-budget individual enterprises. These constituted only a marginal element of the housing industry and were the first generation of what came to be called loft conversions. By the close of the century, however, this generation had given way to the second, in which loft conversions became a popular phenomenon of urban architectural culture in cities all over the developed world. By this time, the conversions were architect-designed projects being marketed to high-income white-collar urbanites in search of a distinctive style of living. As a unique example of such a second-generation project undertaken in Turkey, the Levent Loft Project on Büyükdere Boulevard in Istanbul is worthy of study both in terms of its own historical development and residential profile, and the general culture of loft living, development of its typology, and urban housing rituals.

9.Ottoman Representation in Nineteenth Century Universal Expositions
Yeşim Duygu Ergüney, Nuran Kara Pilehvarian
doi: 10.5505/megaron.2015.14238  Pages 224 - 240
Sanayi Devrimi’nin 1815’den sonraki sürecinde, sermaye birikimi, icatlar, sömürgelerle elde edilen ucuz hammadde ve yeni üretim pazarları uluslararası serbest ticareti tetiklemiştir. Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu, güçlü bir merkezi devlet yönetimindeki ülkelerde, liberal ekonominin kısıtlılığı sebebiyle, uluslararası ticarete katılım süreci Batı’dan farklı gerçekleşmiştir. Makalenin üst ölçekteki amacı, Avrupa-Osmanlı ekonomik, sosyal ve politik değişimlerinin yansımalarını, ondokuzuncu yüzyılda gerçekleşen dünya fuarlarındaki mimari temsiller ve sergilenen sembol ürünler üzerinden karşılaştırarak değerlendirmektir. Yapılan literatür taramasında, şarkiyatçılığın, sömürgeciliğin hakim olduğu ondokuzuncu yüzyıla ilişkin kültürel karşılaştırmaların incelenmesi bakımından son derece verimli bir yöntem olduğu görülmüştür. Ancak oryantalizmin kapsamının Batı’nın emperyal nüfuz alanının dışındaki ülkeleri de içerecek şekilde genişletilmesi, hiçbir zaman bir sömürge olmayan Osmanlı’yı temsil eden ya da Osmanlı’dan esinlenen mimari ve sanat ürünlerinin benzer yaklaşımla analiz edilmesine sebep olmuştur. Çalışma bu sorundan yola çıkışı salt oryantalizme bağlı mevcut araştırmalardan farklılaşarak, Osmanlı Devleti’nin dünya fuarlarındaki temsil öğelerini bir araya getirmeye; bu sembolleri, kültürel, siyasi ve estetik açılardan bir bütün olarak kavramaya dönüktür. 1851’de Londra’da ilki gerçekleştirilen dünya fuarları, yüzyıl dönümünden sonra ihtisaslaşmış fuarlara dönüştüğünden bu fuarlar çalışma kapsamına alınmamıştır. Makalede ele alınan sergiler, 1851 Londra, 1867 Paris, 1873 Viyana, 1878 Paris, 1889 Paris, 1893 Şikago ve 1900 Paris Dünya Fuarları’dır. Evrensel ağırlığı nazaran az olmasına karşın; 1863’de İstanbul’da düzenlenen Sergi-i Umumi-i Osmani’ye, sergilemedeki değişimi yansıtması ve Osmanlı Devleti’nde ilk kez yabancılara ayrılmış pavyonların düzenlenmiş olması sebebiyle makalede ayrı bir bölüm olarak değerlendirilmiştir. Yapılan araştırmalarda Osmanlı Devleti’nin dünya fuarlarındaki temsil öğelerini klasik dönem örnekleri üzerinden değil; önceki ve sonraki dönem yapılarıyla gerçekleştirdiği görülmüştür. Makale içerisinde Osmanlı Devleti’nin bu tercihinin nedenleri ve sömürgeciliğin hakim olduğu ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı Devleti’nin temsil ürünleriyle Avrupa’nın bir parçası olduğunu ispatlama çabası değerlendirilmektedir.
The post-1815 years of the Industrial Revolution witnessed the growth of international free trade, prompted by the opening up of new markets, accumulation of capital, and the bountiful supply of cheap raw materials made available by colonization. In entities such as the Ottoman Empire, whose regimes maintained strict state control and thus restricted a liberal economy, the process of participation in international trade occurred in an entirely different manner. Primarily, this article aimed to compare and evaluate the economic, social and political changes in the Ottoman and European worlds during this period by examining how these changes were reflected in the architectural representations and displays of symbolic wares during the World Expositions of the nineteenth century. The literature review revealed orientalism as a perspective much used by researchers in attempting to draw cultural comparisons for this century, dominated as it was by colonization. However, when the scope of orientalism was broadened to include entities such as the Ottoman Empire—which remained beyond the sphere of Western imperialism—we see that architectural and art products representing or inspired by the Ottomans also came to be examined from this perspective. Taking this issue as its starting point, the study sets itself apart from those which limit themselves to pure orientalism. Instead, it brings together those elements representing of the Ottoman state at the World Expositions, and aims to analyze them in their economic, cultural and esthetic entirety. The first of these expositions was the London Exposition in 1851, and the study examines this and the subsequent six. Of these, four were held in Paris (1867, 1878, 1889 and 1900), one in Vienna (1873) and one in Chicago (1893). The research does not include expositions taking place after the turn of the century, since, by that time, they were becoming akin to specialized trade fairs. Also included in a separate section of the study is the 1863 Istanbul Exposition (Sergi-i Umumi-i Osmani’ye). While not having the same international weight as the World Expositions, this was included in the study to illustrate how it reflected change, being the first such exposition in Ottoman lands to have pavilions for foreign exhibits. Research shows that the elements chosen to represent the Ottoman state at the expositions were not from the classical period, but rather from both the earlier and later periods, and the article considers these choices to have been based on a desire by the Ottomans to be seen as part of Europe in an era dominated by colonization.

10.Urban Growth versus Environmental Sustainability – A Study on the Peripheral Expansion of Bengaluru and the Emergence of Nandagudi Township
Priyadarshini Sen
doi: 10.5505/megaron.2015.75047  Pages 241 - 250
Uydu kentler, herhangi bir ana kentin yerleşim merkezinin dışındaki bir muhitte yer alan bölgeler olarak tanımlanabilir. Uydu kentlerin büyümesi gizemli bir fenomen olmakla birlikte büyük şehirlerin giderek artan nüfuslarının ihtiyacını karşılamak için inşa edilen yerleşim alanlarının farklı tür ve yoğunluklardaki kirlilikten ve kalabalıktan uzak en uygun seçeneği olarak görülmektedirler. Kentleşmenin kırsal yaşamı sürdürme üzerine üstünlük kurduğu Hindistan gibi gelişmekte olan bir ülkede büyük şehirler her bakımdan barınma sorunuyla yüzleşmektedirler. Bir zamanlar emeklilerin cenneti, şimdiyse Hindistan’ın Bilişim Başkenti olan Bengaluru, daha iyi yollar, iletişim, konut ve tabi ki sorumluluğu yerel merkezler arasında dağıtma yoluyla artan nüfusunu başka bölgelere taşımaya çalışmaktadır. Bengaluru şehir planlayıcılarının konut, yollar, sanayi ve şehir merkezine kolay ulaşım olanakları vasıtasıyla bu fazla nüfusu taşımayı planladıkları beş şehirden biri Nandagudi’dir. Bengaluru’nun kuzeydoğusunda özellikle süt üretimi ve arıcılık başta olmak üzere tarımsal açıdan da zengin olan Nandagudi adındaki bu uydu kent başı ve sonu olmayan sürdürülebilirliğe karşı büyüme sorunu hakkında sorular ortaya atmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bir taraftan Bengaluru’nun artan nüfusunu bir an önce başka bir yere taşıma zorunluluğunu taşıdığı diğer taraftan ise Nandagudi köy halkının geleneksel geçim kaynakları pahasına bu tür kent genişletme faaliyetleri hakkında bilgisiz kaldığı öylesi bir dürbünden bu durumu incelemektir.
Suburbs may be defined as regions located on the periphery, or outside the center of any urban settlement. Their growth is best described as a mysterious phenomenon, which in recent years has been viewed as the most suitable alternative for the construction of a residential environment to cater for ever-expanding populations in major cities, away from crowds and density, and pollution of various types. In a developing country like India, where urbanization has overtaken maintenance of a rural livelihood, metropolitan cities face the question of accommodation in all its aspects. Bengaluru, the one-time paradise of pensioners, is now the IT capital of India. It is engaged in efforts to relocate its growing population through the creation of better roads, communication and housing, and of course through decentralizing the same to its peripheries. Nandagudi is one of five locations near the city where urban planners wish to relocate the excess population of the city with the help of planned housing, roads, industries and easy commuting facilities. It is northeast of Bengaluru, and also happens to be an agriculturally rich area, known especially for its milk producing and bee keeping activities. Hence, the area poses the eternal question of sustainability versus development. This article aimed to examine the issues involved here from the perspective of both the locations involved: on the one hand is the city of Bengaluru, faced with the urgent need to relocate its growing population, while, on the other is the group of villages that make up the demarcated area of Nandagudi, and the inhabitants of these villages, who remain entirely unaware of the urban expansion activities that will take place at the cost of their traditional livelihoods.

11.An Essay on Reading the Change of Cultural Heritage Components Through Semantic Literature: Historical Mesires in Istanbul
Töre Seçilmişler, Mehmet Doruk Özügül, Bora Yerliyurt
doi: 10.5505/MEGARON.2015.07108  Pages 251 - 259
Tarihi kentler kuruldukları günden itibaren, doğal ve sosyal koşullar çerçevesinde değişerek, günümüze ulaşmıştır. Bu değişimler kentlerin fiziki yapısına yansımış olup, bu izler bütününde kentlerin geçirdikleri evreler okunabilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’da geçmişten günümüze korunmuş, değişerek ulaşmış veya yitirilmiş birçok fizik mekân ögesi bulunmaktadır. Konut yapıları, kamu yapıları vb. çok sayıda fizik mekân ögesinin yıkıldığı ya da yitirildiği bilinmektedir. Yitirilen fizik mekân ögeleri içerisinde İstanbul’da Osmanlı döneminde rekreasyon kültürü ve yeşil alan kullanımına ilişkin bilgi sunan mesire/çayır alanları da bulunmaktadır. Buradan hareketle çalışmanın amacı Osmanlı kültüründe önemli yer tutan mesire alanlarının ve kültürünün değişimini irdelemektir. Osmanlı’dan günümüze yaşanan toplumsal kırılma noktaları ile mesirelerdeki değişim örneklerle anlatılmıştır. Yöntemsel açıdan bu mesire alanlarında yaşanan değişim anlambilim yazınındaki birincil ve ikincil işlev değişimleri ışığında anlamlandırılmıştır. Sonuç olarak günümüz İstanbul’una Osmanlı’dan miras kalan mesire kültürünün ve alanlarının değişime uğradığı ve/veya yitirilmesi ile karşı karşıya kalındığı sonucuna ulaşılmıştır.
Since their first settlement historical cities have been changing due to both natural and social conditions. These changes also have reflections on cities’ physical structures where they could be entirely traced. There are plenty conserved, changed and lost physical components in the old Ottoman capital Istanbul in time. It is known that several spatial elements, such as the residential buildings, public buildings, were either collapsed or lost. Mesires are also within these lost elements which represent information on Istanbul’s recreation culture and green areas in the Ottoman Era. Thus, the aim of this study is to evaluate the change of mesire areas and recreation culture of Ottoman culture. Ottoman period, changes in Mesires are exemplified relating to some significant milestones and classified. In methodological terms, changes in Mesires are read within a semiological perspective considering denotative and connotative changes. Consequently, it is emphasized that Mesire culture and areas, which are inherited from Ottomans to today’s Istanbul society, have changed and/or lost.

12.Conservation Problems of Traditional Housing with Continued Original Function and Recommended Solutions: Safranbolu “Eski Çarşı District”
Sibel Ecemiş Kılıç, Gülşen Türkoğlu
doi: 10.5505/megaron.2015.51523  Pages 260 - 270
Bu makalenin amacı özgün işlevini sürdüren geleneksel konutlarda ortaya çıkan koruma sorunlarını araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmektir. Bu doğrultuda Safranbolu Eski Çarşı Bölgesinde bulunan 826 tescilli yapı, kullanım türlerine göre sınıflanmıştır. Bu yapıların mevcut durumu ile geçmişten bu güne kadar görmüş olduğu uygulamalar arazi çalışmaları ve bu yapılara ilişkin kurum kayıtları dökülerek incelenmiştir. Böylece konut olarak kullanılan yapılar ile diğer yapıların mevcut durumları, bozulmuşluk/özgünlük durumları, proje durumları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir.
This paper aims to evaluate the problems of traditional housing which have continued original function and to develop solution recommendations. Within Safranbolu Eski Çarşı District, 826 registered structures have been classified according to their type of utilization. The current condition of these structures along with their various treatments, land surveys and official registration documents have been analyzed. Thus, the structures used as housing have been compared and evaluated against the current condition of other structures in terms of their modification/authenticity and their project situations.



© 2019 Yıldız Teknik Üniversitesİ Mimarlık Fakültesİ



LookUs & Online Makale